25 Kasım 2009 Çarşamba

al beni, götür mexico city e

15-16 yaşlarımdayken, çoğu yaşıtım gibi, kız-erkek ilişkilerinde deneysel takılınan o garip dönemde, benimde benzeri ilişkilerim olmuştu. maksimum 2-3 hafta elele dolaşılıp, sonra biten sabun köpüğü ilişkileri.
hatırlıyorum, bir tanesi benden smsle ayrılmıştı. cevap olarak, ben ayrılmak istemeyip, ona onu sevdiğimi söylemiştim. o da bana, bende seni seviyorum kasımpatım, ama ayrılmamız gerek demişti. bende çok üstünde durmadım tabi.
diğer benzeri bi ilişkimde, bu sefer ayrılmayı planladığım genç irisi sevgilime, doğduğumda hermafrodit olduğumu, ancak sonradan ameliyat olduğumu, ve halen hormon ilaçları kullandığımı söylemiştim. çok iğrenç lan. ve çok saçma. çocukta, benim için önemi yok, ben seni her şekilde seviyorum demişti. tabi sonralarında farklı nedenlerden ayrıldık.
bugün, aradan hemen hemen 10 sene gibi bir zaman geçmiş ve ben yeni yine yeniden bir ayrılık yaşamış ve atlatmaya çalışır bir durumdayım. nedenleri bende saklı, çok kötü bitti, kavgalı bitti.
ve gerçekten herşeyiyle çok değer verdiğim bir insandı. bende artık olgun bir insan olarak, ona aradan geçen bir haftadan sonra mail attım. ona, onun benim için ne kadar değerli olduğundan vs.den bahsettim. attım, evet, çok mature bir davranış, bravo vs.yaa bunun nesi güzel, şuan kendimi kurbanlık koyun gibi hissediyorum. yok mailime cevap yazıcak mı, o da benim çok değerli olduğumu söylicek mi, bilmem ne..öfff
keşke ona eskiden, vücudumun izbe bir köşesinde 3. memem olduğunu, ameliyatla aldırdığımı söyleseydim. en azından kabusu olur, rüyasına girerdim. peh

12 Kasım 2009 Perşembe

başlık yazasım yok!!

geçenlerde 24 oldum. evet, sanırım kayda değer hayatımda gerçekleşen tek gelişme bu son zamanlarda. ruh halim gün içinde sürekli değişiyor. bi an çok mutluyken, bi an etrafımdakilere küfredip ortamdan uzaklaşmak istiyorum. uzun zamandır, yani sanırım bi kaç senedir, daha sade bi insan olmaya çalışıyorum. kafası sade, hayatı sade. sanki kafamdaki ideal hayat tanımı, benim için sadelikten geçiyor. özü sözü bir insan, ruh hali stabil insan vs. vs. ne kadar başarılı oldum bilmiyorum. aslında biliyorum. pekte başarılı olamadım. çünkü çoğu zaman kendimi insanların söylediği saçma sapan şeylerle ilgileniyomuşum gibi yaparken buluyorum. küçük bir örnek belki, veya çoğumuz böyle, sosyal yaşam vs., ama benim için önemli ve ben böyle olmak istemiyorum. ya hiç sallamadan yanından geçiyim, ya da gerçekten o saçma sapan şeylerle bende ilgileniyim istiyorum. ikinci söylediğimin bana ne getirisi olur bilmiyorum. ama saçma bulmak derken, hani kendimi farkılılaştırma çabasına girmekten bahsetmiyorum. cidden alakasız bulduğum , ilgilenmediğim olaylar. misal, hatun kişiler belli bi yaştan sonra güzellik olgusuna takık hale geliyorlar bence. etrafımdaki uzun senedir tanıdığım arkadaşlarım dahi, yok ne yenmeli, göbeği eritmek için hangi hareketler yapılmalı, aman uyku düzenime dikkat etmeliyim modunda takılır oldular. hepsi iyi hoş, ama ben bu muhabetlere katlanamıyorum, içim sıkılıyor. aynı şekilde beni bayan muhabbetlerden biri de erkek arkadaş mevzusu. lütfen artık kızlar birbirlerine erkek arkadaşlarının yaptığı jestleri, sürprizleri anlatmasın. kavgaları, barışmaları vs. konuşulcak birsürü şey var, ayrıca özel hayat arkadaşım, bi yere kadar konuşulur.
yaşlanmak kötü bir şey değil, 7-24 kendimize dikkat etmek zorunda değiliz. bırakalım herşeyi doğal olgusuna işte, mis gibi. erkek arkadaş, hayattaki tek tutanağımız olmasın, birsürü yapılıcak güzel şey var, ne bilim bi hobi edin mesela kendine.
işin özü, benimde içine girmiş olduğum yaş aralığından, hemcinslerimin bu dönem içerisinde takındıkları nevrotik hal ve tavırlardan hiç memnun değilim.
hayır, beni de kendilerine benzeticekler diye korkuyorum.

12 Eylül 2009 Cumartesi

kurumsallardayım


bigün gelicek herşey kurumsallaşıcak, bizde bunu görücez.
fabrikalaşıcaz, makinalaşıcaz, kutulara giricez, çekmecelere sığar olucaz.
hepimiz aynı olucaz, çok global olucaz.
bana batan çıkan neyse.
küçük bi kasaba da, küçük bi zanaatkar olmak istiyorum bazı bazı.

1 Eylül 2009 Salı

uzun zaman olmuş

epeydir uğramamışım buraya.
zaman içinde alaska oldu, sevgili oldu, seattle oldu, meksika kültürünü tanıma oldu, doğal yaşamı destekler hallerde, obabaşımız rodrigo eşliğinde kamplar yapmalar oldu.
deniz aslanlarının şişko danslarını izlemeler, akıl hocası, aynı zamanda havyardan anlar kişilik mr. susukiden japonca dersleri, dünyanın en uzun yıldız kaymasını izlemek, gece 2de, sise bogulmuş sokaklarda sarhoş sarhoş şarkı sölemeler, ve bir adada geçen 2 ay. en önemlisi ve en güzeli de yeniden aşık olmaktı.
rüya bitti ve ben şehir yaşamına geri döndüm. bugün seattle sokaklarında dolandım tek başıma uçak biletimi değiştirmek için. yol epey uzun sürdü, mp3 çalardaki şarkıların en güzelleri dinlenip, deneysel takılmalara başlandı vs. ama ben çok sıkıldım işte. şehir yaşamının anlamsızlığı içimi kemirdi. bi tane film vardı. ashton kutcherlı, hafif mal bi romantik komedi. orda bi sahnede ashton kutcher kızın dairesinin altında kıza gitarıyla seranat yapıodu. eğer yanlış hatırlamıyorsam, önünden geçtiğim aradaki apartmanlardan biri bu sahnenin çekildiği yerdi, veya ona çok benziodu. ama bence o sahne orda çekilmişti. filmin içinde o yer o kadar olması gerektiği gibi duruyorken, çıplak gözle otobüs camından o kadar anlamsız gözüktüki gözüme. tekrardan kalabalık şehir ve dışardan izleme modunda olan insanların arasında hemencecik kendime yer bulduğum için üzüldüm. filmle gündelik yaşam arasındaki gölgeyi devirebilen sevgilimin yanımda olmaması canımı sıktı.

şimdilik buenos noches


şair burda şehir yaşamından mı yakınıyor, yoksa aşk acısından gözü mü dönmüş belli değil. hoşgörelim.

12 Nisan 2009 Pazar

abisinin doğumgünüsü

3 gün önce abimin doğumgünüydü.
şimdi ben bunu nereye bağlıcam.
tabiki de insanın abisinin olmasının ne kdr mükemmel bişey olduğuna.
niye mi?
çünküü, annenin yasakladığı jelibonları abi gizlice cebine yerleştirir.
2 tekerlek bisiklete binmek için en çok gaz veren abidir, tabi düşüp dizini parçaladığında yarayı anneden gizleyende.
ranzayı üstlü altlı paylaşıosan, geceleri uyku öncesi evre günün en eğlenceli kısmı olur.
tatile çıkmadan önceki gece sabaha kadar plan yapar, tüm geceyi uykusuz geçirirsin.
son muzu abinin yemesi, hep kavga sebebidir.
depresif ergenlik günlerinde abinin aldığı offspring kasedi ilaç gibi gelir.
abinin leman koleksiyonundan sende sebeplenirsin, dersleri şevki teyze, bayır gülü, sandik içi'yle geçerirsin.
biraz daha büyüyünce, yazlıkta akşam sahile gitmek için seslenen çocuğa, ilk pis bakışı abi atar.
tabi seneler sonra erkek arkadaşla rock'N coke için babadan izin koparanda yine abidir.
gibi, gibi, daha milyonlarca, çocukluğun, gençliğin, en güzel zamanların baş kahramanıdır.
ilk absinthe imi kendi elleriyle hazırlamış dünyanın en cool abisine..




şimdilerde bi kız bulmuş, ispanyole, ağzı kulağında dolaşır durur.
bizde onu öyle görür, sevinir dururuz.

6 Nisan 2009 Pazartesi

radiohead kafası


şu sıralar sürekli tek bi albümü dinleyip, tekrar dinleyip, güzelliğine, inceliğine, naifliğine doyamamaktayım.
radiohead in son albümü, in rainbows.
aylarca önce indirmiş ama hiç dikkat ederek, hakkını vererek dinlememiştim.
tüm albüm genel olarak mükemmel bence. tüm albüm boyunca bi boyuttan diğerine, bi zamandan öbürüne parmak uçların üzerinde dans ederek geçtiğin hissini uyandırıcak kadar yumuşak.
ama bi şarkı varki, reckoner die, işte o acaip bişe.
başında çallan zilleri duyunca, daha sonra gelicek olan kısmı için heyecanlanıorum, ve parçayı dinlemek dışında başka hiç bi eylem yapmıyorum.
radiohead i çok seviyorum, depresif ergenlik günlerinde başka tat verirken, genç yetişkinlik döneminde de bambaşka tatlar veriomuş. böylesi bi grupla beraber büyüdüğüm için çok şanslıyım bence.
fırsat bulduğumda yapıcağım ilk iş canlı izlemek olucak bu naif müziği yapan adamları.
bide resmi websitesi adreslerini veriyim hemen; www.radiohead.com

2 Nisan 2009 Perşembe

cohenson çizim çalışmaları

yan komşunun karısı.
hiç çocuğu olmadı.



bebelak.



hiç bi zaman
istemeyeceğim yan komşu.


blog sayfam çok sıkıcı olmuş.
bende otobüste, derste, birini beklerken çizittirdiğim anlamsız çizimlerimi koyim dedim.

1 Nisan 2009 Çarşamba

april can't fool us

bugün 1 nisan. hiç şaka yapanım olmadı, bende kimseye yapmadım.
zeten senelerdir 1 nisan 'ın hakkını vererek yapılmış bi şaka hatırlamıorum.
ama çok net hatırladığım bi tane var. ehehe, onu da dün hatırladım.
ilkokul 3 veya 4. sınıftaydım. meliha isimli bi öğretmenimiz vardı. Hepimiz çok severdik. Tipini tam hatırlayamasamda turuncuya yakın kızıllıkta saçları olduğunu çok net hatırlıorum.
neyse, bu meşhur günde, hocamız sınıfa geldi ve çok üzgün bi ifadeyle müdürün kendisini bizim sınıftan alıp yan sınıfa verdiğini söyledi. Tüm sınıf bi anda, 'yaani artık bizim öğretmenimiz olmıcak mısınız' diye bi yakarışa girmişti.
sınıfın popüler kızı, sanırım adı şeyma'ydı:)), hemen ağlamaya başladı.
onun yoldaşları olan bir grup kızda hemen ağlamaya başladı.
ben de tüm bu yaygaraya bi anlam veremiyordum ama üzgün olmam gerektiğini biliyordum ve birinin bana neden üzülmediğimi sormamasını ümit ediyordum.
ama sonuç olarak o zamanlar pekte sevilmeyen, yazın annemin zorlamasıyla amerikan tıraşı kesilmiş saçlarımla, sinsi, garip bi tiptim, bende fırsat bu fırsattır deyip, mendili kaptığım gibi hıçkırarak sınıfın popüler kızı ve yoldaşlarının arasına attım kendimi. belki de bu toplum sözleşmesine ilk imzamdı.
tüm o hıçkırıkların ve sarılmaların arasında, bu yakınlaşmanın bana parlak bi gelecek hazırladığını düşünüp içten içe mutlu oluyordum.
derken, bizden bölesi bi tepki beklemeyen hocamız da, gözyaşları içinde koşarak sınıfa girip, 'çocuklar ben sizi hiç bırakırmıyım' diye sarılınca, bünyem böylesi bi hezeyan karşısında hepten şoka girdi. tüm bu yoğun duygu akımını hissedemiyor olsamda, topluluktan biri gibi davranıp anlıyor gibi yapmak kolaydı, hemde içten içe eğlenceliydi.
o zamandan beri ne değişti, ben ve popüler kız şeyma'yla akıbetimiz ne oldu diye sorulacak olsa;
hımm, 1 sene sonra ben başka okula başladım, neyse ki orada böylesi numaralar yapmama gerek kalmadan, kolayca sosyal bi çocuk olabildim. popüler kız şeyma da muhtemelen kaşlarını aldırıp,
eteğini 2cm. kısalttırmıştır.
hımm, ben de ne değişti diye düşünecek olursam, sanırım hiç bişe, şuan yanımda çok erdemli bi adam oturup, bu yazdıklarım için 'yavrucuğum, o senin anlayamadığın duygunun adı sevgi idi' dese, yine kopardım.
neyseki yıllar içinde kendim gibi öküz insanları az çok bulabildimde, böle gereksiz muhabbetlere beraber gülebildik. there is hope for all of us.

30 Mart 2009 Pazartesi

hayırdır aslanım

vize dönemi ya, yine kendi kendime yeni meşgaleler yaratmasam olmazdı, gittim bende oyun indirdim bilgisayarıma, sanki zamandan bol bişe yok..
bide blog sayfama dansöz koymak istedim, böle mouse hareket ettikçe o da oynıcaktı, 'oyna lan, oynaaa, hıhahahaa' nidalarıyla, fanteziye bak, ama bulamadım öle bişe
bu da böle anlamsız bi yazı oldu, geçmiş olsun

19 Mart 2009 Perşembe

23 yaşında olmanın dayanılmaz boktanlığı

evet, bgn 23 yaşında olmanın boktan bişey olduğuna karar verdim.
çünkü;
artık sadece üniversiteli olamazsın, hele ki yaşıtlarının çoğu mezun olmuşsa.
artık amaçları, belirli bir planı olan bi üniversiteli olman gerekir.
eğer mezunsan, yavaştan para kazanmaya başlamanın gerektiği yaş.
eğer bir yetenek üzerinden bi hayat çizmişsen, artık yavaştan adının duyulmasının gerektiği yaş.
eğer sevgilin varsa, onunla sadece vakit mi geçirdiğinin yoksa mutlu emeklilik günlerinin hayalini mi kurduğunun kararını vermen gereken yaş.
bu düşüncelerin hiçbiri esasında bana ait değil, öyle de yaşamıorum, ama bu toplumsal beklentiler ister istemez insanın üzerinde bi baskı kuruyor. ve bu baskı en çokta 23ünde kendisini hissettiriyormuş galiba.
benim içimden geçen ise tüm risklerine rağmen, bu beklentilerin zıttına, kafama göre hareket etmek. sonuçlarının memnun edip etmiceini de zaman göstericek.
bgn dolmuşta giderken işte bu düşünceler kafamda dönüp, durdu.
bi de alakasız bi karar aldım.
bi filmde kız kitle iletişim araçlarını 2 hafta boyunca kullanmadığını ve bunun sonucunda çok daha yaratıcı, huzurlu bi kafa yakaladığını söylüordu.
ben de önümdeki bu 2 hafta içerisinde, tv izlememe, msn e girmeme gibi kararlar aldım. bilen bilir, cep telefonunu zaten pek kullanmam.:))yani bu sürede kitap okucam, çizim yapıcam, ders çalışcam, müzik dinlicem, derse gidicem, vs. vs.
arada da buraya yazarım.

13 Mart 2009 Cuma

ne idüğü belirsiz gangster kılıklı kro amcalar

evet, uzun zamandan sonra, allah kahretsin ki bir tespit yapmak için yine koyuldum yazı yazmaya. hepte mi tırt şeylerle alakalı yazı yazılır, nese,naapalım artık, maksat muabbet olsun. bigün sosyolojik, kompleks, toplumsal konularla ilgili yazılarımda olucak umarım.
amma velakin bugünkü amacım, belli bi grup amcanın varoluş şekilleri üzerine ufak irdelemelerde bulunmak..bu amcaları hepimiz biliyoruz, hepimizin hayatındalar..
kim mi bu amcalar? evet, genelde siyah giyerler, yanlarında kendilerine benzer diğer amcalar bulunur. abuk subuk elektronik müzik konserlerinden, rock konserlerine kadar her türlü müzik etkinliğinde saat 22.00 dan sonra boy gösterirler. kendi aralarında dahi konuşmazlar. işportacıyla işadamı karışımı bi oluşumları vardır. mütamadiyen kız keserler. yanlarında bayan olması nadir rastlanan bi durumdur. yani, çok ilginç, bu amcaların bulundukları mekandaki müzikle alakaları olmadığı gayet açıktır. nerden haberleri olurda, bitiverirler hemen bu mekanlarda hiç anlamam. bide bu kadar gizemli hava niye, belki de bu amcalar underground müzik piyasasının baş takipçileri ve gönülden destek verenleridir:)) belki de bu gece yaşamının sağlamlığı onların katlımındaki bu istikrardan güç almaktadır. ehehh, sağolun varolun gangster kılıklı, gizemli, kro amcalar. ama en azıdan keşke şunu anlasalar, üniversitede okuyan kızlar önüne gelenle beraber olmaz ve çoğu zamanda sadece güzel müzik dinlemek için bu ortamları tercih ederler, sizin tüm bu çabalarınızı farkeder ve içten içe sizle çok pis dalga geçerler, sizin kro erkeklik egonuzun ruhu duymazken..
kızım sana söylüyorum, türk usülü abazyan mentalite sahibi yurdum gençliği sen anla..

28 Ocak 2009 Çarşamba

us in ankara


ankara insanı yalnızdır. zorunluluktan değil, daha çok tercih gibi. ihtiyacı olduğunda arayacak birilerinin olduğunu bilmek yeterlidir genelde onun için. yağmurda amaçsız dolaşmayı sever. hafif melankoliktir. ama eğlenmesini de bilir. 80lerin, 'big in japan', 'billie jean' gibi acaip pop şarkılarını bilir, hatta sever. 90ların rock akımına da az çok aşikardır. köhne barlarında aerosmith, nirvana, bon jovi dinlemişliği çok olmuştur. bunların yanı sıra, kitap okumayı sever. parke döşemeli, tozlu cafelerinde, kahve eşliğinde felsefik konuşmalar yapmışlığı vardır. mekanda bir kedinin olması elzemdir. tüm bu konuşmalar arasında kediyle ilgilenmeyi de ihmal etmez. aşktan yana muhakkak bir hikayesi vardır, ya biri çok kırmıştır, ya da birini. ama sormadıkça anlatmaz, anlatırsa da içten anlatır, karşısındakine aynı hüznü yaşatmak ister. egoist değildir ama her zaman gizli bir iddiası vardır geleceğe dair. çoğu zaman anı yaşayamaz; yazın yapılan jammingler kışın zamanda yolculuklara dönüşür. ya geçmişi kafasına takar, ya da geleceğe ilişkin planlara kaptırır kendisini. en çokta gitmekten bahseder. lisedeyse, üniversiteyi istanbulda okuma hayalleri kurar, üniversitedeyse yurtdışında master, çalışıyorsa sadece 'alıp başını gitme'. şehrini sevip sevmediğini bilmez, ama birisi ' ayy orda nasıl yaşıyosunuuuuzz, deniz bile yokk' dediğinde çok gıcık olur. 'ezginin günlüğü' edebiyatı bir şekilde bulaşmıştır kendisine, uzak değildir simit çay muhabbetine. ailesine çok bağlıdır ama bireyselliğinede, küçük yaşlarda birey olmanın mücadelesini vermeye başlar. kızılaydaki bitmek bilmeyen her türlü eylem isyan tohumu ekmiştir ruhuna. sınırsız olmayı beceremez hiç bir zaman. şeylere geleneksel yaklaşır çoğu zaman. kabul edilmiş doğruların sabitliğine inanır. ben çok severim ankara insanını, soğuğunu, sessiz sokaklarını, sarı sokak lambalarının altında yalnız yalnız sigara içenlerini, bar çıkışı midyeci önünde sosyalleşme çabası verenlerini, zeki ama utangaç bakışlılarını. diğer yerlerdeki yersiz özgüven ankara insanında yoktur çok, o yüzden çekingendir, soğuktur çoğu zaman ama bildikleri kendinedir, sağlamdır bu yüzden.

24 Ocak 2009 Cumartesi

platonik'e mektup

sevgili platonik;
senle ben; iki farklı dünyanın insanlarıyız.
ben bir pilin pozitif kutbuysam, sen negatifisin.
ben bir ağaçtaki tazecik dalsam, sen kuru olanısın.
ben gürül gürül akan kızılırmak'sam, sen sarı bent deresisin.
ben heybetli kanuni'ysem, sen oğlancı yavuz sultan süleymansın.
ben ilahiyat aleminin yaşar nuri öztürküysem, sen zekeriya beyazısın.
ben tencere kapaksam, sen çanak çömleksin.
ben iki al bi ödeysem, sen card finansa 15 aya varan taksitsin.
ben med-cezirsem, sen zaten galataya uzanmışsın.
ben 1961 anayasasıysam, sen ab çerçeve yasasısın.
ben eğlenceli cumartesiysem, sen sıkıcı çarşamba sabahısın.
ben beyti yanında ayransam, sen simit çaysın.
ben beavissem, sen buttheadsin.
ben tsubasaysam, sen pokemonsun.
ben zeki mürensem, sen yılmaz morgülsün.
.
.
.
.
bu daha böyle gider platonik. ama şunu bilki; sen platoniksin, ben güngörmemiş walruz.

19 Ocak 2009 Pazartesi

the do hissiyatı


bi kaç ay önce ista geldiğini haber almıştım, daha adını bilmezken, şarkılarını dinlemezken.
dedim heralde yine o babylon a gelen, müziğinden bi bok anlamadığımız, gereksiz yere 35 milyon verip, ezgilere bile ayak uydurmayı başaramadan sonlanan sahne performansıyla, o hep karşılaştığımız abidik gubidik gruplardan biridir. yani konsere gitmedim, hem zaten bi grubu ilk sahnede dinlemeyi saçma buluorum ama yaptığım oldu. evet, aradan zaman geçti, ms.bestkankaeva bana bu grubu dinlemem için baya bi ısrar etti. albümü indirdim, zira ilk başta albüm kapağına hasta oldum. hımm, böle yaz gibi, müzikle de birleşince, iş aldı başını gitti. 6 yaşındaki bi kız çocuğuna ait sanılan vokal, müzikteki neşe... hani hani, pofuduk bi minderin üstünde oturmak, bi elinle kitap okumak, bi elinle erik, kiraz yemek.. yüzüne vuran güneşe suratını buruşturmak, tek ayağın çimlere değmesi.. doğrulup bi sigara yakmak, ayaktan yukarı doğru tırmanışa geçmiş karıncayı uzun uzun incelemek, yarattığı belli belirsiz kaşıntıyla tekrar çimlerin arasına yollamak..böle bişe işte bendeki the do hissiyatı. the do=yaz, yaz= the do. özlemek.

15 Ocak 2009 Perşembe

nedennn?

bugün saat 5te finalim vardı. bi panik sabah kısmen erken bi saatte kalkmayı başardım. bi kahve yaptım, bi sigara tüttürdüm, tamam ya dedim, ben oldum, tam derse oturcam, ulen bi de nete giriim dedim, neyse gittim küçük odaya, açtım bilgisayar masasını, masanın yan gözünde (evet, masanın yan gözü var, hatta ayağı kolu fln var, gereksiz bi şekilde devasa bi büyüklüğe sahip, açınır kapanır olanlardan, açıosun, kocaman fln, nese,öf), evet masanın yan gözünde bi torba ilişti gözüme, bayağı yıpranmış, nan neymiş lan bu fln die açıyim dedim, baktım, 4 sene öncesinden fln çok alakasız bi arkadaşımla ve çok alakasız bi mekandan bi foto, ya çok enteresan bi olay deil ama, ilginç yani o fotoya dair hatırladıım hiç bişe yoktu, yani herşe yabancı ve alakasız, ve o foto oraya nası gitti, hani cüzdanın para gözünden tırnak çıkması, kalemlikten poşet tuz çıkması, gibi bişe..nese, çok uzattım, tabi hemen fotodaki arkadaşımı aradım, detay almak adına, o da öle bi gün hatırlamıo, bu arada fotoda, sakaryada bi yerde tavuk kızartma yioruz ve bira içioruz, nese yani, sonuç olarak fotoya dair her şey karanlıkta kaldı ve ölede olucak sanırım..
bu sırada tabi neydi, benim final vardı, asıl amaç oydu derken, neyseki bi buçuk saatlik gecikmeyle derse oturabildim, ceza usul kitabımı açtım, ilk konu 'kabız yetkisi'..